Doğduğum Topraklara Yabancı
18 yılımı geçirdiğim topraklara her dönüşümde büyüyen bir his: yabancılık. Değişmeyen zihinler, okumuş ama sessiz kalan kadınlar ve aramayı bıraktığım cevaplar üzerine.

Doğduğum Topraklara Yabancı: Değişmeyen Bir Düşünce Yapısı Üzerine
Bu yıl yine geldim. Her yıl geldiğim gibi. Bavulumu açtım, aynı odaya yerleştim, aynı ama kısmen yenilenmiş sokaklardan yürüdüm. Ama bu sefer bir şey farklıydı — ya da belki ben farklıydım. Onlarca insanın ortasında oturdum, çayımı içtim, gülümsedim. Ve içimden tekrarlayan sorular geçti: Burada ne arıyorum? Bu insanlar neyden bahsediyor? Neden bu sığ düşünceler? Bu soruları ilk kez sormuyordum. Ama bu sefer cevap aramayı da bırakmıştım.
Yokluktan Fazlalığa, Ama Aynı Zihne
Burada doğdum ve büyüdüm. Zamanımın yarısını, on sekiz yılımı bu topraklarda ve bu insanların arasında geçirdim. Hep, ayrıldığımda arkama bakmamayacağım dedim — ya da öyle sandım. Aradan biraz zaman geçince, döndüğümde fark etmeye başladım: topraklar değişmişti, insanlar değişmemişti. Çocukluğumda hep bir eksiklik vardı burada. Oyuncak eksikliği, ilgi eksikliği, imkân eksikliği. Benimle birlikte o eksiklik kuşağı artık yetişkin. Evleri, arabaları, tarlaları, paraları var... Hemde Bir kısmında bunlardan birden fazla var. Yeni araba alındı mı, yılı dolmadan daha yenisi isteniyor. Ev büyüdü mü, daha merkezi bir konumdaki hayal ediliyor. Buna bakıp "insanlar daha iyisini istiyor, bu normal" demek mümkün. Ama buradaki mesele istemek değil — sadece istemek. Maddi olanın ötesine tek bir adım atılmıyor. Sinemaya gitmek yok, tiyatroya gitmek yok, farklı bir şehre gitmek var ama sadece gittim demek için, kitap okumak yok, zihinsel büyümeye dair tek bir çaba yok. Geçmişteki eksikliğin yerini doldurmak için koşuyorlar, ama doldurulan yer bir türlü dolmuyor. Çünkü eksik olan şey hiç o değildi.
Diploma Var, Düşünce Yok
Beni en çok zorlayan nokta bu değil aslında. Asıl zorlayan şu: buradaki insanların büyük çoğunluğu üniversite mezunu. Aralarında öğretmen var, doktor var, hukuk okumuş hakim-savcı-avukat var. Babalarına ve annelerine attıkları Eğitimsizlik diye bir mazeretleri hiç yok. Yine de bir erkek eşine mutfakta yardım ettiğinde etrafındakiler ve kendisi bunu yadırgıyor. "Bu doğru değil" diye düşünüyorlar. Bunu yüksek sesle söyleyen de var, söylemeyip kaş çatan da. Sonuç aynı: kadın eve, erkeğe, geleneğe ait olmaya devam ediyor. Ve işte asıl paradoks burada başlıyor.
Okuyan Ama Sessiz Kalan
Bu coğrafyadaki kadın artık evde oturmuyor. Çalışıyor, para kazanıyor, aktif bir hayatı var. Diploması, kariyeri, bağımsız bir geliri var. Teorik olarak boyun eğmek zorunda olmadığı her koşul mevcut. Ama eğiyor. Bunu ilk fark ettiğimde açıklamaya çalıştım. Sonra sorguladım. Sonra tartıştım. Cevap bulamadım — ya da bulduğum cevaplar yetmedi. Belki alışkanlık bu kadar derin kök salmış. Belki görünmez bir baskı var, adı konulmamış ama hissedilen. Belki özgürlüğün ne olduğunu kimse hiç net bir şekilde göstermedi. Ya da belki özgürlüğü seçmek, tüm o ilişkileri, o aidiyet hissini, o "biz"i riske atmak anlamına geliyor. Ve bu bedeli ödemeye kimse hazır değil. Bunu anlıyorum. Ama kabullenemiyorum.
Aramayı Bırakmak
Çocukluğumdan beri hep bir şeyleri, farklı görüşleri, farklı düşünceleri araştırdım. Hep bir şeyleri anlatmaya çalışırdım. Farklı bakış açıları sunardım, örnekler verirdim, tartışırdım. Değişimin mümkün olduğuna inanıyordum — ya da inanmak istiyordum. Artık, son gelişlerimde bıraktım. Değiştirmeye gücümün yetmeyeceğini değil, değişmek istemeyenleri değiştiremeyeceğimi anladım. Söylediğim her şey ya nezaket maskesi arkasında (aslında beni alaya alarak) gülümsenerek geçiştiriliyor ya da "seni oralar bozmuş!" cümlesine indirgeniyor. Belki de haklılar. Belki gerçekten bozulan alet benim. Ama alışmak zorunda olduğumu da düşünmüyorum...
Yabancılaşmak Bir Kayıp mı, Özgürlük mü?
Doğduğun topraklara yabancılaşmak tuhaf bir his. Suçluluk barındırıyor içinde — orayı terk etmişlik, ait olmamışlık, "bizden biri" olmayı reddetmişlik. Ama aynı zamanda başka bir şey de var: bir netlik. Kim olduğuna ve kim olmak istemediğine dair keskin bir netlik... O topraklar bana çok şey verdi. Dilimi, bazı değerlerimi, bakışımın bir kısmını. Bunları inkâr etmiyorum. Ama aynı toprakların bazı şeyleri normalleştirmeye, bazı zihniyet kalıplarını nesiller boyu taşımaya devam ettiğini de görüyorum. Ve artık bunu içimden "belki yanılıyorumdur" diye yumuşatmıyorum.
Hemen hemen her yıl gidiyorum. Muhtemelen beni oraya bağlayan şeyler yaşadığı sürece gitmeye devam edeceğim. Ama artık bavulumu açarken bir şeyleri anlatma, bir şeyleri değiştirme umuduyla açmıyorum. Döneceğim güne kalan süreyi hesaplayarak açıyorum.
Mümkün olduğu kadar az konuşup, farklı şeylere odaklanıp,sadece bakıyorum. Ve bakarken, kendimi biraz daha iyi tanıyorum. Neden kendimde bu değişime öncülük ettiğimi daha iyi anlıyorum.
Bu yazı, bir yere ait olmanın ne anlama geldiğini ve aidiyet hissinin zamanla nasıl dönüştüğünü düşünenlere.